İşleminiz Yapılıyor.
 
 
 
 
 
 
 
 
...Arıyor...
icon-rss-large

Kurumsal Giriş | Üye Girişi

English English Deutsch Français Italiano Russian Español

Yükleniyor...
  • Alsancak Garı

    İzmir'in merkezinde bulunan Türkiye'nin Kemer istasyonundan sonra en eski ikinci tren istasyonudur. Yapımı 1858 yılında tamamlanmıştır.
  • Hava Gazı Fabrikası

    Fransızlar tarafından 150 yıl önce inşa edilen Alsancak'taki tarihi Havagazı Fabrikası İzmir Büyükşehir Belediyesi tarafından gerçekleştirilen restorasyon ve çevre düzenleme çalışmalarının ardından yepyeni bir kültür sanat mekanı haline geldi.
  • Kızlarağası Hanı

    İzmir’deki hanların en büyüğü ve en görkemlisidir. Anıtsal bir özelliğe sahip olduğu gibi, mimari özelliği bakımından tek örnek olması Osmanlı hanları arasında ona özgünlük kazandırmaktadır.
  • Konak Meydanı ve Saat kulesi

    İzmir'in Konak ilçesinde yer alan, şehrin İzmir Cumhuriyet Meydanı ve Gündoğdu Meydanı'yla birlikte en önemli meydanlarından biridir.
  • Asansör

    Tarihi Asansör İzmir'de bulunan tarihsel bir yapıdır.Mithatpaşa Caddesi ile, Halilrıfatpaşa Caddesi'nin arasındaki kademe farkından dolayı kolay ulaşım sağlamak amacıyla 1907 yılında Musevi işadamı Nesim Levi tarafından yaptırılan asansördür.

İzmir / Tarihçe / Kent Tarihi Ve Kentlilik

XX. yüzyılın başladığı sıralarda dünya nüfusunun sadece onda biri kentlerde yaşamaktaydı. Aynı yüzyıl biterken durum çok değişmiş, yer yüzündeki her üç kişiden birisi hayatını kentlerde sürdürmeye başlamıştı. Günümüzdeki beklenti ve geleceğe yönelik olarak yapılan çıkarımlar ise, önümüzdeki bir-kaç on yıl içinde her iki kişiden birisinin kentlere yerleşmiş olacağına işaret etmektedir. Ülkemizdeki durum da, dünyadaki eğilimle benzerlik gösteren bir çizgide evrilmektedir. Geride kalan son yüzyıl içindeki bu değişim, özellikle eski dünyanın binlerce yıllık geçmişleriyle, insanlık ve uygarlığın belgesel kanıtları olan tarihsel kentlerini, acil çözüm bekleyen sorunlarla karşı karşıya bıraktı. Bu kentlerin tarihsel dokularıyla, yeni ihtiyaçların dayattığı yapılaşma ve kentleşme biçimleri arasında çatışmalı bir durum yaşanmaya başladı. Değişen zaman ve koşulların doğurduğu ihtiyaçların baskısı, tarihsel kent dokularını geri dönüşüm imkanı bırakmadan yok olma tehlikesiyle baş-başa bıraktı. Geçmişten gelen uygarlık birikiminin taşıyıcısı olan kentsel doku ile yeni yapılaşma arasında ahenkli çözümler bulmak, ivedi bir ihtiyaç haline geldi. Bu ihtiyaç, kentler ve kentleşme hakkında düşünmeyßi, ortaya çıkan sorunlara çözümler üretmeyi ve bunları uygulayacak kurumları çeşitlendirmeyi zorunlu hale getirdi. Hızlı kentleşmenin yarattığı ve sorunlara çözüm aranırken, kentlerin tarihi üzerine yapılan çalışmaların da yoğunlaştığı görüldü. Çünkü kentlerin tarihsel serüvenlerini araştırmak, tarihsel deneyimleri öğrenerek kentlerin bugünü üzerine düşünmek anlamına gelmektedir. Bu çalışmalar kentlerin ortaya çıkışları, yerleşme tipi olarak özelliklerinin neler olduğu, nasıl yönetildikleri, planlamanın evrimi ve konut tipleri gibi konularda geçmişte oluşan deneyimleri, yeni kuşaklara aktarmaya başladı. Çok geçmeden kent tarihlerini araştırmanın, günümüzdeki kuşaklar için işlevsel olduğu fark edildi ve bu araştırmalar yaygınlaştı. Araştırmalar gösterdi ki, kentler tarihin her döneminde var olan bir yerleşme tipi değildi. Kentlerin ortaya çıkışları, insanların tarımsal üretime ve yerleşik hayata geçişleriyle bağlantılı bir değişim olarak görünmektedir. Tarımsal üretim yaparak beslenen ve geçimlerini bu yolla sağlayan insanların, tarım alanları yakınlarında kurdukları köylerde yerleşik hayata geçtikleri biliniyor. Yerleşik hayatın bu ilk evreleri ile kentlerin kuruluşu ve ortaya çıkışları arasında doğrudan bir ilişki vardır. Tarihsel olarak insanların tarımsal üretim yapmaya başladıkları dönem, kentlerin ortaya çıkışlarını hazırlayan en önemli gelişmeydi. İnsanlık tarihinde bu gelişmenin görüldüğü ve kabaca İÖ. 8000-4000 yılları arasına tarihlenen süreç, Neolitik Çağ olarak adlandırılmaktadır. Hatta bu süreçte bazı yerleşmelerin köy sayılamayacak kadar büyüdüğü de bilinmektedir ve bu yerleşmelerin köy mü, yoksa kent mi sayılmaları gerektiği, bilim adamları tarafından hala tartışılmaktadır. Bu tartışmaya konu edilen neolitik yerleşmelerden birisi de Anadolu’da bulunmaktadır. Burası Konya iline bağlı Çumra ilçesi sınırları içinde yer alan Çatalhöyük’tür. İÖ.6500 yılından başlayan bir yerleşim alanı olarak, dünyadaki en eski yerleşmelerin ön sıralarında bulunmaktadır. Üstelik yapılan hesaplara göre, neolitik çağın en kalabalık yerleşmesi olduğu da ileri sürülmektedir. İnsanlık tarihi açısından çok önemli bir miras olan Çatalhöyük dışında, Can Hasan, Hacılar gibi neolitik yerleşmeler, Anadolu yarımadasını, yerleşme ve uygarlık tarihi açısından son derece ayrıcalıklı kılmaktadır. Belirtilen yerler ve benzerlerinin kent sayılıp sayılamayacağı tartışmaları, konumuz açısından önemlidir. Çünkü bir yerleşmenin kent sayılması için, sadece nüfusun çokluğu ve yerleşmenin alansal büyüklüğünün belirleyici olamayacağı, bu tartışmalar sonucunda ortaya çıkmıştır. Yani kent tarihi üzerine çalışmak ve düşünmek, kenti tanıma açısından yararlı olmuştur. Yapılan çalışmalarda, tarım üretimi ve yerleşik hayata geçişten sonraki dönemde, yerleşmelerdeki ilişkilerin farklılaşmaya başladığı tespit edilmiştir. İÖ. 4000 yıllarında başlayan süreçten sonra, yerleşmelerin bazılarında görülen söz konusu farklılıkların, kent ve köy ayrımında belirleyici olacağı anlaşılacaktır. Bazı yerleşimlerde sadece tarımsal üretim karakteri hakim olurken, bazılarında maden işleyen ve çeşitli metal aletler üreten zenaatkarlar ortaya çıkmıştır. Tarım dışı işlerle uğraşan zenaatkarlara, tarım ürünleriyle imal edilen bu aletleri alıp satan veya zenaatkarlara işleyecekleri ham maddeleri temin eden insanlar, yani tüccarlar katılmıştır. Aynı şekilde askerler ve din adamları da, çok geçmeden toplum içindeki yerlerini almışlardır. Tüccarlar alış verişleri sırasında hesap yapmak zorunda olduklarından, yazı ve aritmetik ortaya çıkmıştır. Bu toplumsal değişim, kısa süre içinde yerleşme mekanına da yansımıştır. Ticari mekanlar, pazar yerleri, atölyeler, malların biriktirildiği depolar ve tapınaklar gibi yapıların bulunduğu yerleşmeler görülmeye başlamıştır. Sadece tarımsal üretim yapılan yerlerden mekansal olarak farklılıklaşan bu yerleşmeler, kentlerin erken tipleri olarak nitelenmektedir. Sayılan bu özelliklere yerleşiklerin hepsini ilgilendiren kararları almak ve uygulamak için yönetsel bir üst yapı oluşması da eklendiğinde, köylere göre tamamen farklı bir yerleşim tipi ortaya çıkmış oldu. Bu özellikleri tekrarlayarak belirtecek olursak, şu başlıklar öne çıkmaktadır: Tarım dışı faaliyet yapılan bir yer olması, zenaatkarların varlığı yani üretimde uzmanlaşma, ticaret ve ticari mekanların bulunması, dışarıdan gelecek tehlikelere karşı önlem alınması yani güvenliğin sağlanması, yönetsel örgütlenmeye sahip olması... Belirtilen özellikler köylere göre farklılık kazanmış yerleşmelerin, yani kentlerin niteliklerini çerçevelemektedir. Bu nitelik ve özellikler toplumsal ilişkiler ve yerleşme mekanında da izlenebilmektedir. Buraya kadar anlatılanlar, kentlerin uzun süreçler boyunca şekli değişse bile, özü itibarıyla devam eden özellikleridir. Bu özelliklerinden ötürü kenti tanımlamak mümkün hale gelmektedir: Kent, insanların birbirleriyle buluştukları, malların el değiştirdiği, kurumsal hizmet sunulan bir ilişkiler ve kararlar merkezidir. Kentte farklı faaliyet türleri bir araya gelmekte, her bir unsurunun birbirine sıkı sıkıya bağlı olduğu dışa açık bir sistem vücut bulmaktadır. Bu bakımdan kent kendine özgü yanları bulunan ve belli bir mekanda yoğunlaşmış bir yerleşim sistemi olup, karmaşık toplum yapısının birey veya aile düzeyinde çözülemeyecek sorunlarının üstesinden gelmeye olanak sağlamaktadır. Yerine getirdiği işlevlerin sayısı ve karmaşıklığı kenti köyden farklı kılmaktadır. Bu tanım, yaklaşık olarak endüstri çağına ve sonrasındaki gelişmelere kadar geçerliliğini korudu. XVIII. yüzyılın ikinci yarısında Avrupa’da ortaya çıkan endüstri devrimine kadar kentlerin ticaret, zenaat ve idari alanlardaki belirleyici özelliklerine, sanayii üretimine bağlı ilişkilerin ve yapılanmaların eklemlendiğini görüyoruz. Bu dönemden sonra fabrika üretimi ve ona bağlı toplumsal dönüşümler, kent ve kentli kavramının değişmesine neden olacaktır. Bu değişimle birlikte kentlerin yönetimleri de dönüşecek, kentler endüstriyel üretim nedeniyle dışarıdan hızlı ve yoğun göç alan yerler haline gelecektir. Belirtilen süreç, özellikle tarihsel kentlerin fiziksel yapılarını tanınmayacak ölçüde farklılaştırırken, kentli profilini de değiştirecektir. İçinde yaşadığımız kent de, yukarıda belirtilen tarihsel gelişim çizgisini taşımaktadır. İÖ. 3000 yıllarına kadar inen tarihi ile İzmir, bilinmeye ve tanınmaya değer bir kenttir. Bir yerleşme olarak ortaya çıktığı zamandan, İÖ. 800’lü yıllara gelindiğinde İzmir, kent kriterleri taşıyan bir yerleşme olarak bugünkü Bayraklı’da, adını verdiği körfezin karaya ulaştığı noktada kendini göstermeye başlamıştı. İlkçağ Ege dünyasının en erken ızgara planlı, yani sokakların bir-birini dik kestiği, düzgün geometrik planlı kentlerinden birisi olarak tanınmıştı. Eski İzmir tapınakları, deniz ticaretine elverişli ortam hazırlayan limanı, savunma tesisleri ve yönetsel özellikleriyle bir kent devletiydi. Saldırılara maruz kaldı, kentsel özelliklerini yitirdi tekrar köy haline geldi, ancak yeniden canlanmayı başardı. Bu kez eski yerinden farklı ama uzak olmayan bir yerde, Kadife kale’nin bulunduğu tepenin yamaçlarında tekrar kuruldu. Çeşitli uygarlıkları tanıdı, Roma dünyasının seçkin kentlerinden birisi olarak anıldı. Bizans İmparatorluğu’nun dinsel merkezlerinden birisi ve onun başkenti seviyesinde kabul edilen ayrıcalıklarla donatıldı. Nihayet Türk Beylikleri döneminden sonra, dönemin dünya devleti Osmanlı İmparatorluğu’nun bir kıyı kenti haline geldi. Küçük bir kasaba iken dönemin koşulları ve bulunduğu yerin sağladığı olanaklar sonucu, Akdeniz dünyasının en önemli liman kentleri arasına katıldı. XVII. yüzyıl başlarından itibaren Osmanlı İmparatorluğu’nun dünyaya açılan kapısı olma özelliğini kazandı. Sadece ticari yapıları ve hanlarının yayıldığı bölge bile, sıradan bir kentin tamamına denk gelecek genişlikteki bir alanı kaplıyordu. Kentte kendi mahallerinde yaşayan ve Osmanlı Devleti’nin verdiği ayrıcalıklardan yararlanarak ticaret yapan İngiliz, Fransız, Venedik, Hollanda vb. ülkelerin tüccar kolonileri yer alıyordu. Körfeze gelen giden ve mal indirip yükleyen gemilerin görüntüsü hakim oluyordu. Salgın hastalıkların, depremlerin, yangınların ve ticaretin bağlamında bir kent olarak, önemini korumayı başaran İzmir’in tarihini, acaba İzmirlilerin kaç tanesi bilmektedir? İnsanların yaşadığı yerin nasıl bir kent olduğunu bilmesi, kentte yaşamanın farkı ve gereğini anlamasına yardımcı olamaz mı? İzmir’i bilen İzmirliler, bilmeyen İzmirlilerden daha çok İzmirli olacaklardır. Çünkü, kentlerin değişimi devam etmektedir. Uygar insanlar kentlerini planlamaya, geçmişten getirdiği mirası korumaya ve yeni ihtiyaçların giderilmesi sürecinde, kentlerinin geçmişle uyumlu bir şekilde dönüşmesine çalışmaktadırlar. Ülkemizin kendine özgü koşulları nedeniyle, Türkiye’deki kentler de hızlı bir değişim yaşamaktadır. Bu değişimin binlerce yıllık geçmişe saygılı bir içeriğe sahip olabilmesi için, yeni nesillerin yaşadıkları kentin geçmişini bilmeleri yarar sağlayabilecektir. Üstelik kent bilincine sahip olan, yaşadıkları kente güçlü bir aidiyet duygusuyla bağlı kentliler, o kentin geleceği için teminat demektir. Bu teminatı yaratabilmek de, ancak geçmiş bilgisi ve hatırlamakla mümkün olabilir. Bu tespit, tahmin olunacağı üzere İzmir için de geçerlidir. İzmir 1950’li yıllardan beri, Türkiye’deki diğer kentler gibi hızlı bir göç almaktadır. Kentli profilinin değişmesine neden olan bu göç hareketi, kent sakinlerinin kentle ilişkisinin kopmasına neden olmuştur. Bir bakıma insanların yaşadığı mekana yabancılaşması ve kendisini içinde bulunduğu ortama ait hissetmemesi anlamına gelen bu durum, her kent için olduğu gibi İzmir açısından da talihsizliktir. Çünkü hemen-hemen her kuşağın ürettiği kültürel birikimin bir sonraki kuşağa aktarılamaması, önlenemez bir sonuç olarak yaşanmaktadır. Bu durumun hafıza kaybı demek olduğu açık değil midir? Üstelik kırdan kente göç olgusunun büyük bir hızla değiştirdiği kentli nüfus kompozisyonu da dikkate alınırsa, İzmir’in tarihsel birikim ve kimliğinin tamamen yok olacağını söylemek abartı olmayacaktır. Bütün bu tespitlerin ilettiği sorunlar bağlamının çözümü veya değişimin sorunlar yaratmadan, kentin doğasına ve kimliğine uygun akışının sağlanabilmesi için, İzmir’de yaşayanların yaşadıkları kente aidiyet bağının güçlendirilmesi gereklidir. Aidiyet bağının güçlü olması, insanın yaşadığı mekanı benimsemesiyle ilgilidir. Gündelik yaşamının geçtiği çevreyi benimseyen ve onunla özdeşleşen kentliler, içinde bulundukları ortamı tanımanın verdiği bir güven duygusu geliştirirler. Güven duygusunun önemi, geçici bir zaman için bile olsa, başka bir kente gidildiğinde daha somut olarak hissedilir. İnsanların tanımadıkları bir çevre veya kentte kendilerini yabancı görmeleri ve bir süre sonra huzursuzluk duymalarının sebebi; alışkın oldukları mekandan ve kendilerini ait hissettikleri bağlamdan kopuk olarak algılamalarıdır. Aynı durum, yıllardır okuduğu okuldan ayrılıp, başka bir okula giden öğrencilerin yaşayabileceği bir olaydır. Çünkü arkadaşlarından, öğretmenlerinden ve çevresinden, yani ait olduğu ortamdan kopma söz konusudur. Kentle kurulan aidiyet ilişkisi kent ve kentlilerin uyumunu da ifade etmektedir. İnsanın bu uyumu kendi eliyle bozması, yukarıda söz ettiğimiz yabancılaşmayı ortaya çıkartmaktadır. İzmir’in tarihsel ve kültürel yapısıyla uyum sağlanamadığı taktirde, İzmirli olabilmek de mümkün olamayacağına göre, kentli kimliği ve kentli bilinci yaratmak için çalışmak ivedi bir ihtiyaç haline geliyor. Kentli bilinci oluşturmayla hatırlama ve geçmiş bilgisi arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. İzmir’in yaşadığı tarihsel serüveni canlı tutacak, tarihsel yapıları ve mekanları tanıdık hale getirecek, tarih içinde İzmir’deki yaşamın değişim dinamiklerini ortaya koyacak çalışmalar, geçmişle bugünün bağdaşmasını hazırlayacaktır. Dolayısıyla değişimin doğal ve sindirilebilir bir seyir izlemesi mümkün olacağından, İzmir’i bağlamından koparan ve geçmişine yabancılaştıran bir dönüşümün tahripkar etkisinden koruyabilmenin ön koşulu sağlanabilecektir. Tahmin edileceği üzere söz konusu ön koşul yaşadığı kenti tanıyan, bilinçli ve aidiyet bağı güçlü İzmirliler olması anlamına gelmektedir.

Kent Tarihi Ve Kentlilik

XX. yüzyılın başladığı sıralarda dünya nüfusunun sadece onda biri kentlerde yaşamaktaydı. Aynı yüzyıl biterken durum çok değişmiş, yer yüzündeki her üç kişiden birisi hayatını kentlerde sürdürmeye başlamıştı. Günümüzdeki beklenti ve geleceğe yönelik olarak yapılan çıkarımlar ise, önümüzdeki bir-kaç...


Smyrna / İzmir İsminin Anlamı

İzmir'in bir yerleşim alanı olarak ortaya çıktığı dönemlerden başlayarak, farklı isimlerle anılmış olduğuna dair ileri sürülen görüşler bulunmaktadır. Ancak kısa sürelerle de olsa, kullanıldığı sanılan bu isimlerin hiç birisi, Smyrna adı gibi sürekli ve kalıcı olamamıştır. Zaten bugün İzmir...


İzmir’in Kuruluş Yeri

İzmir'in kuruluş tarihi ve yeri konusunda tartışmalı bilgiler bulunmakla birlikte, kentin başlangıcı hakkında bugün Bayraklı semtinde yer alan ve Tepekule olarak tanınan ören yerinin, eski İzmir'in kuruluş yeri olduğu bilinmektedir. Bu ören yerinin aslında bir yarım ada olduğu sanılmaktadır....


Eski İzmir’in Kuruluşu ve Kurucuları

Eski İzmir'in kuruluş tarihi ve kurucularının kim olduğu hakkındaki bilgilerimiz iki kategoride toplanabilir. Bu kategorilerden birisinin, henüz kanıtlanamamış olan söylence niteliğindeki bilgilerden oluştuğunu belirtebiliriz. Bu söylencelerden birisi, İzmir'in ilk kurucularının Amazonlar...


İzmir’in Yeniden Kurulması

İzmir'in yeniden kurulması, Türkçe'de Büyük İskender diye bilinen Makedonyalı Alexandros'a bağlanır. Büyük İskender İran seferinin başlarında, İÖ. 334 yılında Pers İmparatorluğu'nun Anadolu'daki ordusunu yendikten sonra, ordularıyla Efes üzerine ilerlemişti. Bu harekat sırasında...